
İçindekiler 21
- Kısa Cevap
- Bu Durumda mısınız?
- Tam Yargı Davası Nedir?
- Anayasal Dayanak: İdarenin Sorumluluğu
- İdarenin Sorumluluğunun İki Temeli
- İki temel arasında sıra vardır
- Sosyal risk: nedensellik bağının aranmadığı hâl
- Terör zararlarında sıra: 5233 sayılı Kanun mu, tam yargı mı?
- Müterafik Kusur: Tazminat Neden İndirilebilir?
- Tazminat Nasıl Hesaplanır? İş Gücü (Efor) Kaybı
- Hesabın iki dönemi ve tavanı
- Faiz Ne Zaman Başlar? (Çoğu Dilekçede Yanlış İstenir)
- Tazminat miktarını sonradan artırabilir misiniz?
- Manevi Tazminat Nasıl Takdir Edilir?
- İptal Davası mı, Tam Yargı Davası mı?
- İdari Eylemden Doğan Zarar: Önce İdareye Başvuru Şartı
- Dava Açma Süresi
- Görevli Mahkeme
- Kamu Hastanesinde Malpraktis (Tıbbi Kötü Uygulama)
- Sık Yapılan Hatalar
- Özet
Kısa Cevap
Tam yargı davası, bir idari eylem veya işlem nedeniyle kişisel hakları doğrudan zarar gören kişinin, bu zararının tazminini istediği idari dava türüdür (2577 sayılı İYUK m.2). İptal davasından farkı, işlemin ortadan kaldırılmasını değil, doğan zararın giderilmesini amaçlamasıdır. Anayasa’nın 125. maddesi, “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” diyerek bu davanın anayasal temelini kurar. Önemli bir kural: idari eylemden doğan zararlarda, dava açmadan önce bir yıl / beş yıl içinde idareye başvurmak zorunludur (m.13).
Bu Durumda mısınız?
- Bir kamu hizmeti (hastane, okul, belediye hizmeti, altyapı vb.) sırasında zarara uğradınız.
- İdarenin hukuka aykırı bir işlemi yüzünden maddi/manevi zarar gördünüz.
- İdarenin ihmali (hizmetin geç, kötü veya hiç işlememesi) nedeniyle bir hakkınız zedelendi.
- İptal davası kazandınız ama zararınız hâlâ giderilmedi.
- İdareye başvurdunuz ama talebiniz reddedildi veya cevapsız kaldı.
Tam yargı davaları süreye ve idareye ön başvuru şartına bağlıdır; hak kaybı yaşamamak için bir avukata danışın.
Tam Yargı Davası Nedir?
İYUK, idari dava türlerini sayarken tam yargı davasını da tanımlar:
2577 sayılı İYUK m.2/1-b — Tam yargı davaları
İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,
Buradaki “muhtel olmak” ihlal edilmek demektir. Yani tam yargı davası, idarenin bir eylemi ya da işlemi yüzünden kişisel bir hakkı doğrudan zarar gören kişinin açtığı, zararın parasal karşılığını (tazminatını) isteyen davadır. İptal davası işlemin hukuka uygunluğunu; tam yargı davası ise idarenin sorumluluğunu ve zararı tartışır.
Anayasal Dayanak: İdarenin Sorumluluğu
İdarenin sorumluluğu, keyfî bir uygulama değil, doğrudan Anayasa’dan kaynaklanan bir yükümlülüktür:
Anayasa m.125
İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
Aynı maddenin son fıkrası, sorumluluğu açıkça kurar:
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.
İdarenin Sorumluluğunun İki Temeli
İdarenin tazmin sorumluluğu, kural olarak zararla kamu hizmeti arasında nedensellik bağı kurulmasına dayanır ve iki temele oturur:
- Hizmet kusuru: İdarenin yürüttüğü bir kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişinde nesnel bir bozukluk, aksaklık ya da boşluk bulunmasıdır. Hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hâllerinde gerçekleşir. Sorumluluğun asıl ve en sık görülen temelidir.
- Kusursuz sorumluluk: Bazı hallerde idarenin kusuru aranmaz. Hukuka uygun bir faaliyetin kişiye yüklediği olağandışı zararın giderilmesi (fedakârlığın denkleştirilmesi) veya toplum yararına yürütülen riskli faaliyetlerin doğurduğu zararların topluma yayılması (sosyal risk) ilkeleri gereği, kusur olmasa da tazminat gerekebilir.
Danıştay, idarenin sorumluluğunu bir bütün olarak şöyle konumlandırır:
İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile bireyler arasında bireyler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı maddi ve manevi zararların idarece tazmin edilmesini sağlayan hukuksal bir kurumdur.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2021/6211, K. 2025/2714, T. 27.05.2025 — ONANMASINA)
Danıştay, hizmet kusurunu yerleşik biçimde şöyle tanımlar:
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru, hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2024/3260, K. 2025/141, T. 14.01.2025 — BOZULMASINA)
Tanımdaki “nesnel” vurgusu önemlidir: belirli bir memurun kişisel kusurunu ispat etmeniz gerekmez; hizmetin kendisinde bir bozukluk bulunması yeterlidir.
İki temel arasında sıra vardır
Bu, dilekçenizin kurgusunu doğrudan etkileyen ve çoğu kaynakta atlanan bir noktadır. Danıştay, hizmet kusuru ile kusursuz sorumluluğu eşdeğer iki seçenek olarak değil, sıralı biçimde inceler:
Zarar ile idari faaliyet arasında nedensellik bağının kurulabildiği hallerde öncelikle idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkesine göre zararın tazmin edilip edilmeyeceğinin belirlenmesi gerekmektedir.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2024/3260, K. 2025/141, T. 14.01.2025 — BOZULMASINA)
Yani her iki hâlde de önce nedensellik bağı kurulur; sonra önce hizmet kusuru araştırılır, ancak o yoksa kusursuz sorumluluğa geçilir. Bu nedenle iddianızı doğrudan “kusursuz sorumluluk” üzerine kurmak yerine, hizmetin nerede aksadığını somutlaştırmak daha güçlü bir yoldur.
Sosyal risk: nedensellik bağının aranmadığı hâl
Kusursuz sorumluluğun en çok yanlış anlaşılan kolu sosyal risktir. Yukarıda kurulan “önce nedensellik bağı” kuralının istisnası buradadır — Danıştay, sosyal risk hâlinde nedensellik bağı aramadığını açıkça söyler:
Bunun yanında, idarenin faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aramadan sosyal risk ilkesi gereği tazmin etmesi gerekmektedir.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2021/6211, K. 2025/2714, T. 27.05.2025 — ONANMASINA)
İlkenin kapsamı ise şu ölçütle çizilir:
Sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağan dışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi amaçlanmıştır.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2021/6211, K. 2025/2714, T. 27.05.2025 — ONANMASINA)
Ölçüt üç unsuru birlikte arar: zarar idarenin faaliyet alanında doğmuş olacak, yürütülen hizmetin doğrudan sonucu olmayacak ve kişi bu zarara salt toplumun bireyi olduğu için uğramış olacaktır. Bu üçü kurulduğunda idarenin hiçbir kusuru bulunmasa dahi tazmin yükümlülüğü doğar.
Terör zararlarında sıra: 5233 sayılı Kanun mu, tam yargı mı?
Sosyal risk ilkesi terör zararları bakımından 5233 sayılı Kanun ile yasalaşmıştır. Ancak bu Kanun, idarenin kendi kusuru varsa tam yargı davasının önünü kapatmaz:
Dairemizin konuyla ilgili yerleşik içtihadı da; terör eylemi sonucu bir zararın ortaya çıkması durumunda, öncelikle söz konusu olayın meydana gelmesinde idarelere atfı kabil bir hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk hallerinin bulunup bulunmadığının araştırılması
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2020/375, K. 2020/4450, T. 03.11.2020 — BOZULMASINA)
Yani önce idareye atfedilebilir bir hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk hâli aranır; bunlar yoksa zarar 5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilir.
Müterafik Kusur: Tazminat Neden İndirilebilir?
Hizmet kusuru saptansa bile tazminatın tamamına hükmedilmeyebilir. Zarar görenin kendi davranışı zararın doğumuna veya artmasına katkıda bulunmuşsa buna müterafik (birlikte) kusur denir ve tazminattan oran düşülür. Danıştay kavramı ve sonucunu tek cümlede tanımlar:
Müterafik kusur, zarara uğrayanın, zararın doğumuna veya zararın artmasına katkıda bulunmasıdır. Böyle bir durumda, zarara uğrayana ödenecek tazminat miktarları müterafik kusur oranında azaltılmalıdır.
(Danıştay 8. Dairesi, E. 2022/1806, K. 2025/5723, T. 16.06.2025 — BOZULMASINA)
Aynı kararda Danıştay bunu bir zorunlu inceleme adımı olarak konumlandırır: tazminata hükmedilirken, olayın meydana geliş şekline göre zarara uğrayanların da kusurlu olup olmadığının, dolayısıyla müterafik kusur bulunup bulunmadığının ortaya konulması gerekmektedir. Dolayısıyla bu başlık, dava dosyasında tartışılmadan geçilebilecek bir ayrıntı değildir.
Yukarıda anılan 2025 tarihli kararda Danıştay, şehir hastanesinde yaklaşık 14 metrelik merdiven boşluğuna karşı önleyici tedbir alınmamasını hizmet kusuru saymış; buna karşılık zarar görenin kendi eyleminin olaya sebebiyet vermesi nedeniyle %50 oranında müterafik kusur bulunduğunu kabul etmiştir. Sonuç: sorumluluk kurulmuş, ancak tazminat yarı oranında indirilmiştir.
Bu nedenle dava dilekçesinde yalnız idarenin kusurunu değil, zarar görene kusur atfedilemeyeceğini de gerekçelendirmek gerekir.
Tazminat Nasıl Hesaplanır? İş Gücü (Efor) Kaybı
Sorumluluk kurulduktan sonra sıra miktara gelir ve uygulamada davaların çoğu burada şekillenir. Bedensel zararlarda ölçüt, kişinin gelirinin azalıp azalmadığı değil, aynı işi yapabilmek için fazladan harcadığı güçtür. Danıştay bunu “efor kaybı” olarak adlandırır:
işgücü kaybına uğrayan davacının günlük yaşamını sürdürebilmesi ve mevcut işini yapabilmesi için zarardan önceki durumuna ve diğer kişilere göre “fazladan sarf ettiği gücün” oluşturduğu güç (efor) kaybına dayanan maddi zararının idare hukukunun ilke ve kuralları uyarınca idarece tazmin edilmesi gerektiği hususlarında bir duraksama bulunmamaktadır.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2023/265, K. 2023/2213, T. 26.04.2023 — BOZULMASINA ONANMASINA)
Bunun pratik sonucu şudur: maaşınız hiç düşmese bile tazminat isteyebilirsiniz. Zarar, gelir kaybı değil, aynı sonucu üretmek için harcanan fazladan efordur.
Hesabın iki dönemi ve tavanı
Aynı kararda Danıştay hesabın yöntemini de adım adım ortaya koyar. Zarar iki döneme ayrılır: tedavi ve iyileşme süresi boyunca geçici iş göremezlik (bu dönemde iş gücü kaybı tam sayılır), bu sürenin bitiminden muhtemel bakiye ömrün sonuna kadar ise sürekli iş göremezlik. Bakiye ömür TRH 2010 Ulusal Mortalite Tablosuna göre belirlenir; aktif dönem içtihadi emeklilik yaşı olan 60 yaşın doldurulmasıyla sona erer, sonrası pasif dönemdir.
Hesabın en çok gözden kaçan yanı ise tavanıdır:
geçici iş göremezlik süresinin bitiminden itibaren gerek aktif gerekse pasif dönem için hesaplanacak efor kaybı zararının en fazla net asgari ücret tutarı kadar olacağı, net asgari ücrete yeniden tespit edilecek iş gücü kaybı oranı uygulanmak suretiyle iş gücü / efor kaybı tazminatının hesaplanması gerektiği sonucuna varılmaktadır.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2023/265, K. 2023/2213, T. 26.04.2023 — BOZULMASINA ONANMASINA)
Yani efor kaybı tazminatı, gerçek gelir ne olursa olsun net asgari ücret üzerinden hesaplanır ve buna sakatlık oranı uygulanır. Yüksek gelirli bir davacının “gelirim üzerinden hesaplansın” talebi bu içtihat karşısında karşılık bulmaz.
Kararın belirlediği diğer teknik ölçütler:
- İşlemiş dönem (zarardan bilirkişi raporunun düzenlendiği tarihe kadar): rakamlar bilindiği için progresif rant uygulanmaz.
- İşleyecek dönem (rapor tarihinden sonrası): bilinen net asgari ücret her yıl %10 artırılır ve %10 iskontoya tabi tutulur.
- Bilirkişi hesabı, denetime elverişli olması için raporda tablo hâlinde bulunmalıdır.
Sakatlık oranı ve iyileşme süresi, Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği uyarınca alınacak raporla belirlenir.
Faiz Ne Zaman Başlar? (Çoğu Dilekçede Yanlış İstenir)
Tam yargı davasında faiz, kural olarak dava tarihinden değil idareye başvuru tarihinden işler. Bunun mantığı, başvurunun idareyi temerrüde düşürmesidir. Zarar en erken o tarihte sulhen ödenebilirdi. Danıştay, faiz başlangıcını olasılıklara göre ayırır ve bunu istikrar kazanmış içtihat olarak niteler:
faizin başlangıç tarihi olarak; iptal ve tam yargı davasının birlikte açılması ve tazmini istenen maddi zarar için yasal faiz istenmesi durumunda, idareye başvuru var ise, bu başvuru tarihinden, idareye başvuru yok ise, davanın açıldığı tarihten başlamak üzere yasal faiz yürütülmesi gerektiği, ilgililerin iptal davasının sonuçlanması üzerine usulüne uygun tam yargı davası açmaları durumunda ise, hükmedilecek maddi tazminat için yürütülecek faizin başlangıç tarihinin, iptal davasının açıldığı tarih (varsa bu davaya konu olan başvuru tarihi) olarak kabul edilmesi gerektiği istikrar kazanmış Danıştay içtihadıdır.
(Danıştay 8. Dairesi, E. 2022/206, K. 2025/4067, T. 28.04.2025 — BOZULMASINA ONANMASINA)
Üç ayrı başlangıç vardır ve karıştırılmamalıdır:
| Durum | Faiz başlangıcı |
|---|---|
| İptal + tam yargı birlikte açılmış, idareye başvuru var | İdareye başvuru tarihi |
| İptal + tam yargı birlikte açılmış, idareye başvuru yok | Davanın açıldığı tarih |
| İptal davası sonuçlandıktan sonra tam yargı açılmış | İptal davasının açıldığı tarih (varsa o davaya konu başvuru tarihi) |
Üçüncü satır uygulamada en çok kaçırılan kuraldır: iptal davasını kazanıp yıllar sonra tam yargı davası açan davacı, faizi tam yargı davasının tarihinden değil, iptal davasının açıldığı tarihten isteyebilir. Aradaki fark çoğu zaman tazminatın kendisiyle yarışacak büyüklüktedir.
Faiz türü 3095 sayılı Kanun uyarınca yasal faizdir. Dilekçede faizin başlangıç tarihi açıkça gösterilmelidir; talep edilmeyen döneme hükmedilmez.
Tazminat miktarını sonradan artırabilir misiniz?
Evet — ve bu, tam yargı davasına özgü bir imkândır. Dava açarken zararın tam tutarı çoğu zaman bilinmez (bilirkişi raporu henüz yoktur). İYUK m.16/4, istemle bağlılık kuralının yol açtığı hak kayıplarını gidermek için bir defalık artırıma izin verir:
2577 sayılı İYUK m.16/4
tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir.
Dikkat edilecek üç nokta: artırım bir defaya mahsustur, harcı ödenmelidir ve nihai karar verilinceye kadar yapılabilir. Bu nedenle uygulamada dava düşük bir tutarla açılır (nispi harç yükünü düşürmek için), bilirkişi raporundan sonra miktar bir kez artırılır.
Manevi Tazminat Nasıl Takdir Edilir?
Manevi tazminatta hesap değil takdir vardır; bu nedenle ölçütün ne olduğu belirleyicidir. Danıştay’ın çıkış noktası, manevi tazminatın niteliğidir:
Manevi tazminat, malvarlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2019/6894, K. 2021/1743, T. 12.04.2021 — BOZULMASINA ONANMASINA)
Bu nitelikten üç yönlü bir ölçüt çıkar — ve bu ölçüt, “zenginleşme olmasın” klişesinin tek başına yeterli olmadığını gösterir:
Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmekte ise de, tam yargı davalarının niteliği gereği takdir edilecek miktarın aynı zamanda idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, haksız fiili özendirmeyecek aynı zamanda da sebepsiz zenginleşmeye neden olmayacak oranda olması gerekmektedir.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2019/6894, K. 2021/1743, T. 12.04.2021 — BOZULMASINA ONANMASINA)
Bu kararda Danıştay, bir gözünü kaybeden davacıya takdir edilen tutarı yetersiz bularak kararı bozmuştur. Yani ölçüt tek yönlü değildir: tazminat hem fazla, hem de idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koymayacak kadar az olmamalıdır. Dilekçede manevi tazminat istenirken yalnız duyulan acı değil, idarenin kusurunun ağırlığı da somutlaştırılmalıdır.
İptal Davası mı, Tam Yargı Davası mı?
İki dava türü birbirini dışlamaz; İYUK ilgiliye seçim ve birleştirme imkânı tanır:
2577 sayılı İYUK m.12 — İptal ve tam yargı davaları
İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştaya ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11 nci madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır.
Uygulamada sık görülen yol, önce işlemi iptal ettirip, iptal kararından sonra doğan/kesinleşen zarar için tam yargı davası açmaktır. Böylece işlemin hukuka aykırılığı yargı kararıyla saptanmış olur.
İdari Eylemden Doğan Zarar: Önce İdareye Başvuru Şartı
Tam yargı davasının en çok gözden kaçan kuralı, idari eylemler için öngörülen ön başvuru zorunluluğudur. İYUK m.13/1 uyarınca zarar gören, eylemi öğrenmeden itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde idareye başvurup hakkının yerine getirilmesini istemek zorundadır. Bu başvuru yapılmadan doğrudan dava açılırsa dava, ön koşul yokluğundan reddedilir. Görevsiz adli yargıya açılıp görev yönünden reddedilen davalarda ise bu şart aranmaz (m.13/2).
İdari işlemlerden doğan zararlarda ise ön başvuru şartı yoktur; m.12 uygulanır ve ilgili doğrudan tam yargı davası açabileceği gibi, iptal davasıyla birlikte ya da iptal kararından sonra da açabilir.
Dava Açma Süresi
Ön başvurudan sonra genel dava açma süresi işler: idare istemi reddederse ret işleminin tebliğinden, hiç cevap vermezse otuz günlük sürenin bitiminden itibaren, dava açma süresi (Danıştay ve idare mahkemelerinde 60 gün) içinde dava açılır (m.7, m.13).
Süre hesabının ayrıntısı ayrı bir yazıda: bir yıllık sürenin eylemden mi zararın öğrenilmesinden mi başlayacağı, süregelen zararlarda “geriye doğru bir yıl” kuralı, m.12’nin üç ayrı yolu ve talep edilen tazminatın sonradan artırılması için Tam Yargı Davasında Süre: 1 Yıl, 5 Yıl ve Zamanaşımı yazımıza bakınız. Genel 60 gün kuralı için İdari Davada Dava Açma Süresi.
Görevli Mahkeme
Tam yargı davaları kural olarak idare mahkemelerinde; kanunun özel olarak görevli kıldığı hallerde Danıştay’da açılır. Vergiyle ilgili tam yargı uyuşmazlıkları vergi mahkemelerinde görülür. Yetki, İYUK’un öngördüğü kurallara göre belirlenir.
Kamu Hastanesinde Malpraktis (Tıbbi Kötü Uygulama)
İdarenin sorumluluğunun sağlık alanındaki en sık görülen uygulamalarından biri, kamu (devlet ve kamu üniversitesi) hastanelerinde yapılan hatalı tıbbi uygulamalardan (malpraktis) doğan zararlardır. Kamu sağlık kuruluşunda görev yapan hekim bir kamu görevlisi olduğundan, yetkisini kullanırken işlediği kusurdan doğan tazminat davası doğrudan hekime karşı adli yargıda değil, ilgili idareye karşı açılır:
Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.
(Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.129)
Sağlık hizmetinde hizmet kusurunun hangi somut eksikliklerden doğacağını Danıştay ayrıntılı biçimde sayar. Bu liste, dilekçede iddianın nereye oturtulacağını gösterdiği için önemlidir:
Başka bir ifadeyle olayda idarenin hizmet kusurunun varlığından söz edilebilmesi için idarenin yürütmekle görevli olduğu kamu hizmetinde kuruluş, işleyiş ya da personel yönünden gerekli emir ve talimatların verilmemesi, denetimin yetersiz olması, hizmete tahsis edilen araç, gereç ve personelin hizmet gereklerine yeterli ve uygun olmaması, gereken önlemlerin alınmaması veya geç alınması gibi sebeplerle bozukluk, dengesizlik, eksiklik veya sakatlık meydana gelmesi ve oluştuğu öne sürülen zararın da bundan kaynaklanmış olması gerekir.
(Danıştay 10. Dairesi, E. 2020/161, K. 2024/2211, T. 28.05.2024 — BOZULMASINA ONANMASINA)
Dikkat edilecek nokta, kusurun tıbbi müdahalenin kendisiyle sınırlı olmamasıdır. Anılan kararda Danıştay, hastanın hastaneler arasında kendi başına dolaşmak durumunda bırakılmasını da yürütülen sağlık hizmetinin gereği gibi işletilmemesi saymış ve manevi tazminat talebinin tamamının kabulü gerektiği sonucuna varmıştır. Yani sevk, organizasyon ve yönlendirme aksaklıkları da hizmet kusuru kapsamındadır.
Bu nedenle kamu hastanesindeki bir müdahaleden zarar gören kişi, tazminatını hizmet kusuru temelinde idareye karşı tam yargı davasıyla ister ve dava öncesinde yukarıda açıklanan bir yıl / beş yıl içinde idareye başvuru şartını (m.13) yerine getirir. Buna karşılık özel hastane ve bağımsız hekime karşı açılan malpraktis davaları adli yargıda, tüketici işlemi çerçevesinde tüketici mahkemesinde görülür. İki yol arasındaki ayrımın ayrıntısı için Özel Hastaneye Karşı Tazminat Davası: Kime, Hangi Mahkemede? ve Malpraktis Nedir? Doktor Hatası Tazminat Davası yazılarımıza bakabilirsiniz.
Sık Yapılan Hatalar
- İdari eylemde ön başvuruyu atlamak. Dava açmadan önce bir yıl/beş yıl içinde idareye başvuru zorunludur (m.13).
- Bir yıllık/beş yıllık süreyi kaçırmak. Bu süreler geçince tazminat hakkı büyük ölçüde kaybedilir.
- Zararı somutlaştırmamak. Maddi ve manevi zarar, nedensellik bağı ve tutar delillerle ortaya konmalıdır.
- İptal ve tam yargıyı karıştırmak. İptal işlemi kaldırır; tazminat için ayrıca tam yargı davası gerekir (m.12).
- Yanlış yargı koluna gitmek. İdarenin eylem/işleminden doğan zarar idari yargıda görülür (Anayasa m.125).
- Doğrudan kusursuz sorumluluğa dayanmak. Danıştay önce hizmet kusurunu araştırır; iddiayı hizmetin nerede aksadığı üzerine kurmak daha güçlüdür.
- Müterafik kusuru hiç tartışmamak. Zarar görenin katkısı tazminattan oran düşürür; dilekçede bu ihtimale baştan cevap verilmelidir.
- Belirli bir memurun kusurunu ispata çalışmak. Hizmet kusuru nesnel bir kavramdır; kişisel kusur ispatı şart değildir.
- Faizi dava tarihinden istemek. Faiz ön başvuru tarihinden işler; dilekçede başlangıç tarihi açıkça gösterilmelidir.
- Miktar artırımı hakkını harcamak. m.16/4 artırımı bir defaya mahsustur; bilirkişi raporu beklenmeden kullanılırsa ikinci kez artırılamaz.
- Maddi zararı gelir kaybına indirgemek. Geliriniz hiç azalmasa bile efor kaybı tazminatı istenebilir.
- Manevi tazminatı yalnız acıyla gerekçelendirmek. Ölçüt aynı zamanda idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koymayı gerektirir.
Özet
- Tam yargı davası, idari eylem/işlem nedeniyle doğan zararın tazminini amaçlar (İYUK m.2/1-b).
- Anayasal temeli, “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” kuralıdır (Anayasa m.125).
- Sorumluluk kural olarak hizmet kusuruna, bazı hallerde kusursuz sorumluluğa dayanır; hizmet kusuru nesnel bir bozukluktur (Danıştay 10. D., E. 2024/3260, K. 2025/141).
- İnceleme sıralıdır: önce nedensellik bağı, sonra hizmet kusuru, o yoksa kusursuz sorumluluk.
- Müterafik kusur tazminattan oran düşürür; anılan kararda oran %50 uygulanmıştır.
- Sosyal risk hâlinde nedensellik bağı aranmaz (Danıştay 10. D., E. 2021/6211, K. 2025/2714).
- Efor kaybı tazminatı gelir kaybına değil fazladan harcanan güce dayanır ve en fazla net asgari ücret üzerinden hesaplanır (Danıştay 10. D., E. 2023/265, K. 2023/2213).
- Faiz üç ihtimale göre başlar; iptal davasından sonra açılan tam yargıda iptal davasının açıldığı tarihten işler (Danıştay 8. D., E. 2022/206, K. 2025/4067).
- Tazminat miktarı bir defaya mahsus artırılabilir (m.16/4).
- Manevi tazminat tazmin değil tatmin aracıdır; miktar idarenin kusurunun ağırlığını da yansıtmalıdır (Danıştay 10. D., E. 2019/6894, K. 2021/1743).
- İdari eylemlerde dava öncesi bir yıl / beş yıl içinde idareye başvuru zorunludur (m.13).
- İptal ve tam yargı davaları birlikte veya ayrı açılabilir (m.12); genel süre 60 gündür.
İlgili yazılar: Tam Yargı Davasında Süre: 1 Yıl, 5 Yıl ve Zamanaşımı · İptal Davası Nedir? İdari İşlemin İptali ve Şartları · İdari Davada Dava Açma Süresi: 60 Gün Kuralı · Kamulaştırmasız El Atma Nedir? Bedel ve Görevli Yargı · Kentsel Dönüşüm Nedir? Riskli Yapı Tespiti ve Tahliye
Sıkça Sorulan Sorular
Tam yargı davası nedir?
Tam yargı davası, bir idari eylem veya işlem nedeniyle kişisel hakları doğrudan zarar gören kişinin, bu zararının (maddi ve/veya manevi) tazminini istediği idari dava türüdür (2577 sayılı İYUK m.2). İptal davasından farkı, işlemin kaldırılmasını değil, doğan zararın giderilmesini amaçlamasıdır.
Tam yargı davasını kimler açabilir?
Tam yargı davasını, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel (ihlal) olanlar açabilir (İYUK m.2/1-b). Zarar gören gerçek veya tüzel kişi, uğradığı zararla idarenin eylemi/işlemi arasında nedensellik bağını ortaya koymalıdır.
İdare hangi hallerde tazminat öder?
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür (Anayasa m.125). Sorumluluk kural olarak hizmet kusuruna (hizmetin kötü, geç ya da hiç işlememesi) dayanır; bazı hallerde ise kusur aranmaksızın, kusursuz sorumluluk (fedakârlığın denkleştirilmesi, sosyal risk gibi) ilkelerine göre de tazminat gerekebilir.
Hizmet kusuru ne demektir?
Hizmet kusuru, idarenin yürüttüğü bir kamu hizmetinin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel bir bozukluk, aksaklık ya da boşluktur. Hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hâllerinde gerçekleşir ve idarenin tazmin yükümlülüğünü doğurur. Danıştay 10. Dairesi E. 2024/3260, K. 2025/141 sayılı kararında bu tanımı aynen kullanmıştır. Kavramın nesnel olması nedeniyle belirli bir memurun kişisel kusurunu ispat etmeniz gerekmez.
Önce hizmet kusuru mu, kusursuz sorumluluk mu incelenir?
Sıra bellidir. Danıştay 10. Dairesi E. 2024/3260, K. 2025/141 sayılı kararına göre, zarar ile idari faaliyet arasında nedensellik bağı kurulabilen hallerde öncelikle idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı araştırılır; hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkesine göre zararın tazmin edilip edilmeyeceği belirlenir. Bu nedenle iddiayı doğrudan kusursuz sorumluluğa dayandırmak yerine, hizmetin nerede aksadığını somutlaştırmak daha güçlü bir yoldur.
Kendi kusurum varsa tazminat alamaz mıyım?
Alabilirsiniz, ancak tazminattan indirim yapılır. Zarar görenin davranışı zararın doğumuna veya artmasına katkıda bulunmuşsa buna müterafik (birlikte) kusur denir ve tazminat bu oranda düşürülür. Danıştay 10. Dairesi E. 2024/3260, K. 2025/141 sayılı kararında idarenin hizmet kusuru saptanmış, buna karşılık zarar görenin %50 oranında müterafik kusuru kabul edilmiştir.
Terör olayından doğan zararda 5233 sayılı Kanun'a mı başvurmalıyım?
Önce idarenin kendi sorumluluğu araştırılır. Danıştay 10. Dairesi E. 2020/375, K. 2020/4450 sayılı kararında belirtildiği üzere, terör eylemi sonucu zarar doğduğunda öncelikle idarelere atfedilebilir bir hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk hâli bulunup bulunmadığı araştırılır; bunlar yoksa zarar 5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilir. Yani 5233 sayılı Kanun, hizmet kusuruna dayalı tam yargı davasının önünü kapatmaz.
İdari eylem nedeniyle dava açmadan önce ne yapmalıyım?
İdari eylemlerden doğan zararlarda dava açmadan önce idareye başvuru zorunludur; eylemi öğrendiğiniz tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde başvurulmalıdır (İYUK m.13). Sürenin başlangıcı, süregelen zarar ve miktar artırımı gibi ayrıntılar ayrı bir yazıda ele alınmıştır.
İptal davası ile tam yargı davasını birlikte açabilir miyim?
Evet. İlgililer, haklarını ihlal eden bir idari işlem nedeniyle doğrudan tam yargı davası açabilecekleri gibi, iptal ve tam yargı davalarını birlikte de açabilirler; ya da önce iptal davası açıp, sonucuna göre tam yargı davası açabilirler (İYUK m.12).
İşlemden doğan zararda tam yargı davası süresi ne zaman başlar?
Bir idari işlemin icrası (uygulanması) sebebiyle zarar doğmuşsa, icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açılabilir (İYUK m.12). Bu hâlde de ilgilinin üst makama başvurma (m.11) hakkı saklıdır.
Tam yargı davasında hangi zararlar istenebilir?
İdarenin sorumluluğu kapsamında hem maddi zararlar (tedavi gideri, kazanç kaybı, destekten yoksun kalma vb.) hem de manevi zararlar (elem ve üzüntü) tazminat olarak istenebilir. Talep edilen tutar, zararla orantılı ve somut delillerle desteklenmiş olmalıdır.
Tam yargı davası hangi mahkemede açılır?
Tam yargı davaları kural olarak idare mahkemelerinde; kanunun özel olarak görevli kıldığı hallerde Danıştay'da açılır. Yetkili mahkeme, İYUK'un öngördüğü kurallara göre (çoğu zaman zararı doğuran idari eylem/işlemin yapıldığı yer) belirlenir.
Tam yargı davasında faiz ne zaman başlar?
Kural olarak dava tarihinden değil idareye başvuru tarihinden. Danıştay 8. Dairesi E. 2022/206, K. 2025/4067 sayılı kararına göre üç ihtimal vardır. İptal ve tam yargı birlikte açılmışsa ve idareye başvuru varsa başvuru tarihinden, başvuru yoksa davanın açıldığı tarihten; iptal davası sonuçlandıktan sonra usulüne uygun tam yargı davası açılmışsa iptal davasının açıldığı tarihten faiz yürütülür. Daire bunu istikrar kazanmış Danıştay içtihadı olarak nitelemiştir.
İptal davasını kazandım, sonra tam yargı açtım; faiz hangi tarihten işler?
İptal davasının açıldığı tarihten. Danıştay 8. Dairesi E. 2022/206, K. 2025/4067 sayılı kararına göre, ilgililerin iptal davasının sonuçlanması üzerine usulüne uygun tam yargı davası açmaları durumunda hükmedilecek maddi tazminatın faizi, tam yargı davasının değil iptal davasının açıldığı tarihten (varsa o davaya konu olan başvuru tarihinden) işler.
Efor kaybı tazminatı nasıl hesaplanır?
Ölçüt gelir kaybı değil, aynı işi yapabilmek için fazladan harcanan güçtür. Danıştay 10. Dairesi E. 2023/265, K. 2023/2213 sayılı kararına göre efor kaybı zararı, geçici iş göremezlik süresinin bitiminden sonra aktif ve pasif dönem için en fazla net asgari ücret tutarı kadar olabilir; net asgari ücrete iş gücü kaybı oranı uygulanarak hesaplanır. Bakiye ömür TRH 2010 Ulusal Mortalite Tablosuna göre belirlenir.
Maaşım düşmediyse yine de maddi tazminat isteyebilir miyim?
Evet. Danıştay'ın efor kaybı içtihadına göre tazminatın dayanağı gelirin azalması değil, kişinin günlük yaşamını sürdürebilmek ve mevcut işini yapabilmek için zarardan önceki durumuna göre fazladan güç harcamasıdır. Geliri hiç değişmeyen bir kişi de bu nedenle maddi tazminat talep edebilir.
Dava açtıktan sonra tazminat miktarını artırabilir miyim?
Evet, bir defaya mahsus olmak üzere. İYUK m.16/4 uyarınca tam yargı davalarında dilekçede belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir kez artırılabilir. Uygulamada dava düşük tutarla açılır, bilirkişi raporundan sonra miktar bir kez yükseltilir.
Sosyal risk ilkesinde nedensellik bağı aranır mı?
Hayır. Danıştay 10. Dairesi E. 2021/6211, K. 2025/2714 sayılı kararında, idarenin faaliyet alanıyla ilgili olup önlemekle yükümlü olduğu hâlde önleyemediği zararların nedensellik bağı aranmadan sosyal risk ilkesi gereği tazmin edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Zarar idarenin faaliyet alanında doğmalı, yürütülen hizmetin doğrudan sonucu olmamalı ve kişi bu zarara salt toplumun bireyi olduğu için uğramış olmalıdır.
Manevi tazminat miktarı neye göre belirlenir?
Danıştay 10. Dairesi E. 2019/6894, K. 2021/1743 sayılı kararına göre manevi tazminat bir tazmin değil tatmin aracıdır; takdir edilecek miktar hem sebepsiz zenginleşmeye yol açmamalı hem de idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak ve haksız fiili özendirmeyecek düzeyde olmalıdır. Anılan kararda takdir edilen tutar yetersiz bulunarak karar bozulmuştur.
Devlet hastanesindeki doktor hatası için nereye dava açılır?
Kamu (devlet veya kamu üniversitesi) hastanesinde görev yapan hekim bir kamu görevlisi olduğundan, hatalı tıbbi uygulamadan doğan tazminat davası hekime karşı adli yargıda değil, ilgili idareye karşı idari yargıda tam yargı davasıyla açılır (Anayasa m.129). Dava açmadan önce idareye başvuru zorunludur (İYUK m.13). Özel hastane davası ise adli yargıda, tüketici mahkemesinde görülür.
İlgili çalışma alanı: İdare Hukuku
← Tüm makaleler